Pages

CAHİLİYE İNSANLARININ, MENFAAT BEKLENTİLERİNİ SEVGİ SANMALARI


İman etmeyen insanların, hayata dair hemen her konuda kendilerine belirledikleri cahili ölçüler vardır. Bu ölçülerin ortak özelliği ise, her birinin sadece dünyevi menfaatleri en fazlasıyla elde edebilme üzerine kurulmuş olmasıdır. Birbirlerini, manevi güzelliklerini, ruhlarındaki derinliği, ahlak zenginliğini görüp sevecekleri birer nimet olarak değil; maksimum derecede çıkar sağlayabilecekleri ticari birer meta gibi görürler. Bu nedenle de insanlarla dostluk kuracakları, arkadaş seçecekleri ve hatta hayatlarının sonuna kadar birlikte olmak üzere eşlerini seçecekleri zaman dahi, öncelikle bu ölçülerin olup olmadığına bakarlar. Bu kimselerin bazılarında, yine çıkara dayalı bazı manevi özellikler de önem taşır. Örneğin karşılarındaki insanın iyiliksever, fedakar, olgun, hoşgörülü, affedici, mülayim, yumuşakbaşlı, anlayışlı, uzlaşmacı ya da çalışkanlık gibi özelliklere sahip olmasını isterler. Çünkü bunların her biri, kendilerine fayda sağlayabilecek tavırlardır. Kendileri sinirlenecek, ama karşılarındaki insan her ne olursa olsun, sorun çıkarmayacaktır. Alttan alacak, anlayış gösterecek, hatta bu kişinin tüm olumsuz yönlerini görmezden gelip idare edecektir.

İşte rahat yaşamak ve karşı taraftan menfaat elde etmek adına kimi insanlar dostluklarında bu gibi manevi özellikler de ararlar. Ancak bunların hiçbirini, gerçekte bu özellikleri değerli gördüklerinden dolayı istemezler. Nitekim karşı taraf da bu özellikleri, sahip olduğu Allah korkusundan dolayı değil; yalnızca insanların hoşnutluğunu ve buna bağlı başka menfaatler kazanabilmek için uygular.

Cahiliye ahlakını benimseyen insanların büyük bir kısmı ise, yine cahili temellere dayalı bu manevi özelliklerin hiçbirini önemsemez. Bu geniş kitle için, dostluk kuracakları insanlarda asıl önemli olan tümüyle dış görünüm, maddiyat ve itibara dayalıdır. Bu kişinin fiziki görünümünün etkili olması, en üst seviyede maddi güce sahip olması, toplumda iyi bir yer edinmiş olması ve insanların hayranlık duyacakları türden bir iş yürütüyor olması başlıca kriterleridir. Bunlar olduktan sonra, bu kişinin nasıl bir ahlaka sahip olduğunun ise, bu kişi için hiçbir önemi kalmaz.

Seçimlerindeki ölçülerin sadece bunlarla sınırlı olması, bu kişilerin hayatlarının tümüne hakim olan bakış açılarının küçük bir yansımasıdır. Akıl ve vicdan kullanmadan; dünyanın geçiciliğini, ahiretin sonsuzluğunu, ölümün yakınlığını düşünmeden yaşamalarının bir sonucudur. Adeta cahiliye sisteminin kurduğu bir robot gibi, toplumda hakim olan ölçüler içerisinde, hiç sorgulamaksızın ve akıl kullanmaksızın hayatlarını sürdürürler. Başkalarından ne görüyorlarsa, hiç düşünmeden kendileri de bunu bir alışkanlığa dönüştürürler. Örneğin nasıl ki bir at alacakları zaman, atın cins olanını arar ya da bir araba alacakları zaman en iyi marka olmasını isterlerse; kendilerine bir arkadaş ya da eş ararken de yine bu bakış açısıyla hareket ederler. Örneğin ahlakı çok kötü de olsa, çok pahalı ve en son model arabası olan, çok zengin, çok popüler ve çok tanınmış bir insanı, herkesten daha çok sevdiklerini söyler ve herkese tercih ederler. Ancak bu zengin kişi, bir anda bu özelliklerini kaybettiğinde, fiziksel açıdan tamamen aynı kişi olmasına rağmen, bu kişiye hiçbir şekilde yakınlık duymazlar. Aynı şekilde hiç parası olmayan, kendilerince utanacakları gibi sıradan bir mesleği olan, ama ahlakı çok güzel bir insan olsa, bu kişiyle de muhatap dahi olmazlar.



Söz konusu insanların bu davranışlarının asıl sebebi, dostluklarında, arkadaşlıklarında ya da evliliklerinde asıl olarak sevgiyi değil; parayı, itibarı, rahatlığı arıyor olmalarıdır. Çünkü çevrelerine sükse yapabilmeleri açısından asıl olarak sevgiyi değil bunları önemli görürler. Hayatlarının sonuna kadar birlikte olacakları kişinin, derinlik bulabilecekleri, sevgiyi yaşayabilecekleri bir insan olmasını değil de, adeta “para basan bir makina” olmasını ister gibidirler. Nitekim bir kişiyle ilk tanıştıklarında hemen ilk soruları “işi nedir?” olur. Bu soruya aradıkları gibi etkili bir cevap aldıklarında ise, hemen “bu kişiyi çok beğendiklerini; hatta kalplerinde bu kişiye karşı derin bir muhabbet oluştuğunu” söylerler. Mesleği, yakınlık sağlamada neredeyse en etkili bilgilerden biri olur. Fakat bir süre sonra aynı kişinin “şirketinin battığını” duyacak olurlarsa da, “bu konuyla alakası olmadığını ama başka bir sebepten dolayı, bir şekilde bu kişiden soğuduklarını; bir anda kalplerinde bir boşluk oluştuğunu, bu yüzden artık görüşmek istemediklerini” söyleyerek onunla olan tüm bağlarını kopartırlar.



Cahiliye insanlarının bu bakış açıları o kadar bilinen bir durumdur ki, dikkat edilirse filmlerde de bu konu üzerinde durulur. Son dönemlerde karşınıza çıkan filmleri şöyle hızlıca bir gözden geçirecek olursanız, iki kişi arasındaki yakınlığın konu edildiği filmlerde ana fikrin hiçbir zaman için ‘ahlak’ olmadığını görürsünüz. Zira aynı sistem içerisinde yaşayan film yapımcıları da nelere önem vermeleri gerektiğini çok iyi bilmektedirler. Sırf ahlak üzerine kurulu bir film yaptıklarında, böyle bir film, söz konusu insanların hiç ilgilerini çekmeyecektir. Bu nedenle yapımcılar da film senaryolarında kişinin dış görünümünün, maddi gücünün, evinin, arabasının, mesleğinin, itibarının üst seviyede olması gerektiğinin farkındadırlar. Bu filmleri seyredecek olan kişiler, ancak bu değerler üzerine kurulu bir senaryo olursa filme ilgi duyacaklardır; yapımcılar da ancak bu şekilde para kazanabileceklerdir.



Nitekim para, tip, meslek araba gibi ölçüleri olan insanların ilişkisini anlatan filmler yaptıklarında, istedikler ilgiyi yakalayabilmekte ve sonuçta da en çok bu filmler seyredilmektedir.



Bu gibi filmlerin neredeyse tamamında kişi karşısındaki kişiye mutlaka maddi değeri olan, ev, araba ya da pahallı hediyeler alır. Aynı şekilde bu kişinin ailesine de pahallı hediyeler alıp yollaması, bunun gibi karşısındaki kişinin ailesini mutlu edecek maddi sürprizler yapması, filmi bu bakış açısıyla seyreden kimselerin son derece hoşuna gider. Filmlerde bu gibi cahiliye ölçülerine tam uyan detaylar ne kadar fazla olursa, filmler de o kadar çok tutulmaktadır.



Maddi açıdan hiçbir gücü olmayan, cahiliye ölçüleri doğrultusunda sözde sevgi gösterileri yapmayan, tümüyle ahlaki değerleri önemli gören insanların hayatlarını anlatan filmler ise, bu kimselerin hiç beğenmeyecekleri ve etkilenmeyecekleri filmlerdir.



Elbetteki cahiliye toplumunun burada kısaca değindiğimiz bu bakış açısı büyük bir yanılgıdır. Söz konusu insanlar önem verdikleri tüm bu maddi özelliklerin mutlu olmaları için yeterli olacağını zannederler. Oysa bunun ne kadar aldatıcı bir bakış açısı olduğunu bizzat yaşadıkları hayatlarında kendileri de açıkça görürler. Ancak yine de pek çok insan vicdanını gereği gibi kullanmadığı için, bu durumu farketmesine rağmen, aynı cahili ölçüler içinde mutsuzca yaşamaya devam eder.


Oysa paranın, fiziksel özelliklerin, mesleğin, itibarın, pahallı ve gösterişli ev ve arabaların mutluluk getirmediğini, insanların bizzat yaşayarak dahi olsa farketmiş olmaları onlar için çok önemli bir fırsattır. Allah insanların doğruyu görebilmeleri için bu mutsuzluğu onlara bir nimet olarak yaratmaktadır. Vicdanları, gerçek sevgi ve mutluluğun ancak iman etmekle, Allah sevgisiyle ve Allah'ın beğendiği ahlakı uygulamakla yaşanabileceğini her insan gibi onlara da hissettirmektedir. Vicdanlarının sesine uydukları takdirde, hem dünyada hem de ahirette sonsuza kadar sevgiyi, mutluluğu, her türlü nimet ve güzelliği en fazlasıyla yaşayabileceklerdir.

Aksinde ise, Yüce Rabbimiz Kuran'da dünya hayatının metaına tutkuyla kapılıp aldanan insanların hiçbir güzellik elde emeyeceklerini ve azapla karşılaşacaklarını şöyle haber vermiştir:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

ALLAH'IN SADECE İMAN EDEN İNSANLARIN RUHUNDA YARATTIĞI MUCİZE DUYGU: SEVGİ

Şeytan tüm insanları Allah’ın yolundan saptırmak ve cehenneme sürüklemek için çabalar. İman edenlere de çok çeşitli yollarla yaklaşarak Allah’a olan sevgilerini ve bağlılıklarını engellemek ister. Bunun için kullandığı sinsi yöntemlerden biri ‘iman edenleri güzel ahlakı yaşama konusunda orta bir yolda tutmaya çalışmasıdır’.

Her insanın nefsinde bulunan enaniyet hissini kabartmaya çalışan şeytan, iman edenlerin Allah’a karşı mazlumluğunu ve boyun eğiciliğini arttırmasını engellemek için onlara, ‘güzel ahlak konusunda yaptıklarının yeterli olduğu’, ‘çaba göstermelerine gerek olmadığı’, ‘biraz gurur yapmalarında bir mahsur olmayacağı’ gibi vesveseler verir. Bu yollarla iman edenlerin Allah’a olan sevgilerini ve daha güzel ahlaklı olma çabalarını engelleyerek ve iman edenlerin gurur ve enaniyet yapmasını sağlayarak Kuran ahlakından uzaklaştırmak ve cehenneme sürüklenmelerini sağlamak ister. Elbette imanları kuvvetli olan müminler şeytandan bu tür vesveseler geldiğinde hemen Allah’ı anıp Kuran’a uygun olan tavrı gösterirler. Fakat imanı zayıf olan bazı insanlar bu vesveselerden etkilenip Kuran’a uygun olmayan bazı cahiliye tavırları göstermeye başlayabilirler. ‘Biraz gurur yapmaktan bir şey olmaz’ diye başlayan şeytanın telkini ‘biraz sinirlenmekten bir şey olmaz’, ‘biraz üzülmekten bir şey olamaz’ diye devam ederek giderek insanların din ahlakından uzaklaşmasına neden olabilir. Oysa samimi iman eden ve Allah’tan korkan müminler ‘Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.’ (A’raf Suresi, 200) ayetinin bir gereği olarak şeytandan gelen bu tür vesveselerde hemen Allah’a sığınırlar ve şeytanın sinsi oyununa düşmezler. Sürekli daha güzel ahlaklı olmak için Allah’a dua ederler. Allah’ı daha derin düşünerek daha çok sevmek istedikleri için enaniyet ve gurur gibi nefsin yöneltmeye çalıştığı kötü ahlak özelliklerinden sakınırlar. Allah’ın dilerse sevgiye karşı kalplerini kaskatı ve duyarsız yapabileceğini bildikleri için imanlarından dolayı Allah’ın kalplerine verdiği sevgi hissinden dolayı sürekli şükrederler.

CANLILARDAKİ MASUMİYET

Dünyaya yeni gelmiş insan ya da hayvan, her canlı güçsüz ve çaresizdir. Çevresindeki tehlikelerden tümüyle habersizdir. Beslenebilmek, büyüyüp güçlenebilmek ve hayatta kalabilmek için kendisini gözetip-koruyacak birine muhtaçtır. Tek başına yaşama ihtimali neredeyse yoktur. Ancak doğduğu andan itibaren yanında hep ebeveynleri olacak, onu tehlikelerden koruyacak, besleyecektir.

Hayvanların zayıf ve güçsüz yavruları, ancak yetişkin ve güçlü olanlar tarafından bakılıp korunurlarsa hayatta kalabilirler.

Örneğin, doğduğu anda terk edilen bir ceylanın veya herhangi bir yere bırakılan kuş yumurtalarının kendi başlarına yaşama ihtimalleri çok düşüktür. Oysa hayvan yavruları yaşamlarını çoğunlukla sürdürebilirler çünkü ebeveynleri, hiçbir bıkkınlık göstermeden, hiç ihmal etmeden bu güçsüz yavruların bütün sorumluluğunu üzerlerine alırlar. Hatta birçoğu bunu, onlar daha yumurta halindeyken yaparlar. Yumurtaları için büyük zahmetlere katlanan birçok canlı vardır. Onları gizler, kırılmamaları için özenle bir yere yerleştirir, gerektiğinde ısıtır veya aşırı sıcaktan korurlar. Haftalarca yumurtaların başında nöbet bekler, gerektiğinde hiç incitmeden ağızlarında taşırlar.



Peki, kötülüklerden uzak ve masum bu canlılar neden yavruları için bu kadar çok çaba harcarlar? Neden onları kendi hallerine bırakmak yerine her türlü ihtiyaçları ile bıkmadan usanmadan ilgilenirler? Bunları kendileri bilinçli olarak mı yaparlar? Örneğin bir kuşun kendi bilinci ve iradesi ile yavrusunu korumak için ölümü göze aldığını iddia etmek akla ve mantığa uygun mudur? Elbette değildir çünkü söz konusu olan akılsız, bilinçsiz, şefkat, merhamet gibi duygulara kendi iradesiyle sahip olması mümkün olmayan hayvanlardır. Burada karşımıza tek bir gerçek çıkar: Bu canlılara yavru sevgisi, anne şefkati gibi mucizevi duyguları Allah ilham eder. Yetişkin hayvanların yavruları için gösterdikleri fedakarlıklar yeryüzündeki en büyük yaratılış mucizelerinden biridir.



Canlılar dünyasında gördüğümüz diğer bir mucizevi özellik ise yavruların sahip olduğu sevimliliktir. Yavru hayvanların tümü son derece sevimli bir görünüme sahiptir. Normale göre daha iri olan gözler, yuvarlak yüz hatları, yüzlerinde hakim olan şaşkınlık ve teslimiyetle karışık "bebek" ifadesi, cana yakın tavırlar, yavru hayvanların sevilmesini teşvik eden, koruma içgüdüsünü harekete geçiren özelliklerdendir.



Yavru hayvanlar bu masum dış görünümleriyle Rabbimiz’in tecellilerindendir. Bu canlılar evrendeki herşey gibi Allah'a teslim olmuşlardır. Allah bir ayette bu gerçeği bize şöyle haber vermektedir:

… Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülmektedirler. (Al-i İmran Suresi, 83)

Allah, herşeyin yaratıcısıdır. O, herşey üzerinde vekildir.

(Zümer Suresi, 62)

Doğduklarında kedi yavruları kör ve son derece savunmasızlardır. Yaklaşık 100 gr ağırlığındaki bu minik yavrulara bakabilmek için anne kedi çok az uyur. Sürekli, yavrularının sıcak kalmaları ve acıktıklarında her an süt emebilmeleri için karnına yakın bölgelerde durmalarını sağlamaya çalışır. İlk hafta gözleri kapalı olmasına rağmen yavrular süt içecekleri yeri bulmakta hiç zorluk çekmezler. Dokuz gün sonra yavruların gözleri açılır. Annenin sütü yavruların büyümesi için tam gereken özelliklerdedir. Her türlü besin açısından zengindir, ayrıca yavruyu hastalıklardan koruyan özel bazı kimyasallar da bu sütte bulunur.



Yavru kediler kendilerine bakacak duruma gelinceye kadar anneleri büyük bir ihtimamla yavrularıyla ilgilenir. Onları daha güvenli gördüğü yerlere özenle taşır. Aklı ve bilinci olmayan bu canlıların yavrularına olan düşkünlükleri akıl ve vicdan sahibi her insanı düşünmeye yöneltecektir. Bu davranışlar ancak tüm canlıların hakimi olan Allah'ın ilham etmesi ile oluşabilir.


O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir...

(Haşr Suresi, 24)

Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın.

Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir.

(Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır. (Hud Suresi, 6)

De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?"

De ki: "Allah'tır." De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?"

De ki: "Hiç görmeyen (a'ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?"

Yoksa Allah'a, O'nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti?

De ki: "Allah, herşeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır."(Rad Suresi, 16)

Geyik yavruları diğer birçok canlının yavrularına oranla güçsüzdürler. Doğumdan sonra hemen ayağa kalkabilirler ancak çok daha sonra yürüyebilirler. Peki bu masum canlılar düşmanlarından nasıl korunurlar?

Gizlenme, annesi gibi hızlı koşabilene kadar yavru geyiklerin en iyi savunmasıdır. Vücutlarının rengi ve desenleri sayesinde bulundukları ortamda adeta görünmez hale gelirler. Anne geyik, ormanlık bölgenin çalılıkları içinde benekli yavru geyiği gizler. Yavru geyiğin kırmızımsı kahverengi postunun üzerindeki beyaz benekler güneş ışığıyla karışır; ayrıca annesi uzakta olduğunda yavru geyik hareketsiz uzanarak bekler. Anne geyik de genel olarak yavrunun yakınlarında bir yerlerdedir fakat dikkati yavrunun üzerine çekmemek için kısa ziyaretler dışında yanına çok fazla yaklaşmaz. (Russell Freedman, How Animals Defend Their Young, s.47-48)

Yavru geyik gizlenerek korunması gerektiğini nasıl bilmektedir? Derisinin renklerinin, bulunduğu yerdeki otlarla uyumlu olduğunu ve hareketsiz kaldığında düşmanlarının kendisini göremeyeceğini nereden bilmektedir?



Elbette ki bunları yavrunun kendiliğinden bilmesine olanak yoktur. Bunları ona, her canlıyı koruyan, hepsinin ihtiyaçlarını bilen Yüce Allah ilham etmektedir:

Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. O, yücedir, büyüktür. (Şura Suresi, 4),

Tayland ormanlarında yaşayan yavru leylekler son derece dikkat çekici bir yöntemle sıcaktan korunurlar. Anne ve babaları gagalarında getirdikleri suyu henüz tüyleri çıkmamış yavrularının üzerine boşaltır. Bu soğuk duş yavruları biraz olsun rahatlatır, ama bu yeterli değildir. Yavruların gölgeye de ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlarını ise yine anne ve babaları karşılar. Kanatlarını açıp kızgın güneşe kendilerini siper ederek bu bakıma muhtaç saf ve masum yavrularını sıcaktan korurlar.



Doğayı inceledikçe, hep aynı gerçekle karşılaşırız: Tüm canlıları Allah yaratmıştır ve her masum canlı yaratılışın birer delilidir. Tüm bu muhteşem yaratılışın sahibi, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbi olan Yüce Allah'tır. Akıl sahibi insanlara düşen ise, Allah'ın yaratması üzerinde düşünmek ve Rabbimiz'i övüp yüceltmektir.

O, Allah'tır, Kendisi'nden başka İlah yoktur. İlkte de, sonda da hamd O'nundur. Hüküm O'nundur...

(Kasas Suresi, 70)

Anne penguen yumurtladıktan kısa bir süre sonra kış bastırır. Bunun üzerine anne penguenler, yumurtaları erkek penguenlere bırakarak besin aramak için denize dönerler. Baba penguen yumurtayı donmaktan korumak için ayaklarının üstünde taşır. Kalın tüyleri yumurtayı soğuktan koruyacaktır.



Bu çok zorlu bir dönemdir. Çünkü erkek penguenler yerlerinden kıpırdayamadıkları için beslenemezler.Bahar aylarında minik penguen yavruları dünyaya gelir. Onları soğuktan koruyacak yağ tabakaları henüz oluşmadığı için hala babalarının ayaklarının üzerindedirler. Yavrunun ilk besini, babasının onun için kursağında sakladığı süttür. Baba penguen dört ay boyunca aç kaldığı halde olağanüstü bir fedakarlıkta bulunmuş, kursağındaki besini yemeyerek yavrusu için saklamıştır. Tam bu dönemde anne penguenler açık denizden kıyıya dönerler. Onlar da bu dört ay boyunca boş durmamış, sürekli avlanarak yumurtadan çıkacak yavru için kursaklarında besin depolamışlardır. Anne penguenler gelir gelmez, dört aydır aç bekleyen baba penguenler avlanmak için denize dönerler.



Penguenleri Yüce Allah eşsiz sanatıyla yaratmıştır. Masum yavruları için yaptıkları mucizevi davranışları bütün penguenlere Allah ilham eder.



Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde O'na ibadet et ve O'na ibadette kararlı ol. Hiç O'nun adaşı olan birini biliyor musun?(Meryem Suresi, 65)


Sincaplar yavrularını sarkık göbeklerinden dişleriyle kaldırırlar. Anne sincap, yuvası bozulduğunda yavrularını oldukça uzak bir mesafe de olsa hiç üşenmeden taşır. Her defasında bir yavrusunu taşır ve hepsinin güvenle taşındığına ikna olana kadar eski yuvasına geri dönüp, bakar.



Yeryüzünde kesin bir bilgiyle inanacak olanlar için ayetler vardır. (Zariyat Suresi, 20)

Yunusların yavruları üzerindeki koruması doğumla birlikte başlar. Doğumdan hemen önce, anne yunusun hareketleri ağırlaşır. Bu nedenle doğum anında ona yardım eden dişi yunuslar vardır. Yardımcı yunuslar, doğumdan önce bir zarar gelmemesi için anne yunusun iki yanında yüzer, yavru dünyaya gelince onun su üstüne çıkmasını ve nefes almasını sağlarlar.



İlk iki hafta yavru annesinin yanından hiç ayrılmaz. Küçük yunus doğduktan kısa bir süre sonra yüzmeyi başarır ve bu süre zarfında da yavaş yavaş annesinden uzaklaşmaya başlar. Ancak yeni doğum yapmış olan anne yunus, yavrunun hızlı ve atak hareketlerine ayak uyduramayacağı ve onu yeterince koruyup gözetemeyeceği için bu durumda yine devreye yardımcı dişi yunus girer ve yavruya mükemmel bir koruma oluşturur. (Hayvanlar Ansiklopedisi, (Memeliler), s.29)

... Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez..

(Enam Suresi, 59)

Anne zebra yavrusunu korumak için ölümü bile göze alır. Bir saldırı olduğunda kendisini yavrusu ile saldırganlar arasında siper eder. Yavrudan çok daha hızlı koşabildiği halde, özellikle yavrusundan daha yavaş koşar. Böylece yırtıcı hayvanların onlara yetişmesi halinde yavru kurtulacak ve kendisi ölecektir... Bu çok tehlikeli olayın sonunda anne zebranın hayatını kaybettiği de olur.



Göklerin ve yerin gaybı Allah'ındır, bütün işler O'na döndürülür; öyleyse O'na kulluk edin ve O'na tevekkül edin...

(Hud Suresi, 123)


Foklar kalabalık sürüler halinde yaşarlar. Nasıl olup da bu kalabalık sürünün içinde anne fok yavrusunu tanır? Diğer pek çok canlı gibi anne fok da, doğumdan sonra yavrusunu koklar, dokunur. Bu sayede yavrusunun kokusunu tanır ve onu başka yavrularla hiç karıştırmaz.

Yavrular bebek yağı denilen bir yağla kaplı olarak doğarlar. Küçük vücutları bu yağ sayesinde sürekli sıcak kalır. Memelilerden çok azının yavrusu fok yavruları kadar hızlı büyür. Üç hafta içinde yavru, ağırlığının üç hatta dört katına çıkar.



Son derece aciz olan ve kendini koruması mümkün olmayan fok yavrularının her türlü ihtiyaçları anneleri tarafından karşılanır.

Allah yarattığı her masum varlığı en güzel şekilde rızıklandıran, her türlü ihtiyaçlarını eksiksiz olarak yaratandır:


Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir. (Ankebut Suresi, 60)

Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkebleri (yarattı).

Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır? (Nahl Suresi, 8)



Sizin İlahınız tek bir İlah'tır; O'ndan başka İlah yoktur; O, Rahman'dır,

Rahim'dir (bağışlayan ve esirgeyendir). (Bakara Suresi, 163)

Aslan doğadaki en güçlü canlılardan biridir. Düşmanlarına karşı son derece yırtıcı olabilen aslanlar yavrularına gelince çok hassas davranmaktadırlar. Aslan yavruları doğduklarında çok küçüktür. Üç aylıkken et yemeye başlamalarına rağmen anne ve gruptaki diğer aslanlar altı aylık olana kadar yavruları emzirmeye devam ederler.

Ey insanlar, Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın dışında bir başka yaratıcı var mı? O'ndan başka İlah yoktur.Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz? (Fatır Suresi, 3)


Aslan ve leoparlar gibi kedigiller yavrularını boyunlarının arkasından ısırarak taşırlar ve yavrular da taşınırlarken tamamen hareketsiz kalırlar. Yavruların hareketsizliği annelerinin onları güvenli bir şekilde taşımalarına yardımcı olur. Aslanların yavrularına gösterdikleri şefkat ve ihtimam evrimcilerin iddialarını geçersiz kılan delillerden yalnızca biridir.

Ve hayvanları da yarattı; sizin için onlarda ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz.

(Nahl Suresi, 5)

Gelişmekte olan bir civcivin gereksinim duyduğu besin ve su yumurtada mevcuttur. Yumurtanın sarısı, protein, yağ, vitamin ve mineraller içerirken, akı da bir su deposu işlevini görür. Ayrıca civcivin oksijen almaya ve karbondioksitini dışarı atmaya, bir ısı kaynağına, kemiklerinin gelişmesi için kalsiyuma, suyunun korunmasına, bakterilerin bulaşmasını engelleyecek ve mekanik darbelere karşı koruyacak bir sisteme gereksinimi vardır. Tüm bunları da yumurtanın kabuğu karşılar.



Civciv, kabuk zarlarının iç yüzeyinde bulunan bol damarlı bir katman aracılığıyla oksijen alır ve karbondioksitini atar. Gaz alıp verme, erişkin hayvanlarda olduğu gibi akciğerlerle değil, kabuktaki küçük gözenekler yoluyla olur.



Bir yumurta kabuğunun, gaz, su ve ısı işlemini düzenlemesi gerektiği kadar sağlam da olması gerekir. Kabuk, gelişmekte olan civcivi dış darbelere karşı koruyacak ve kuluçkaya yatan annenin ağırlığını kaldırabilecek kadar dayanıklı olmalıdır.



Bütün bu özellikler yumurtada eksiksiz olarak mevcuttur. Gökten yere her işi kontrolü altında tutan Allah kusursuz yaratmasını bu gibi örneklerle bize tanıtır.



Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz.

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur....(Bakara Suresi, 255)

Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı

ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme ve gönüller verdi. (Nahl Suresi, 78)

Göğün boşluğunda boyun eğdirilmiş (musahhar kılınmış) kuşları görmüyorlar mı? Onları (böyle boşlukta) Allah'tan başkası tutmuyor.

Şüphesiz, iman eden bir topluluk için bunda ayetler vardır.

(Nahl Suresi, 79)

Albatroslar, özenle hazırlanan yuva içerisindeki yumurtaların üzerinde yaklaşık 50 gün boyunca hiç kımıldamadan dururlar. Birçok canlı türü gibi albatroslara da masum yavrularının rahatını düşünmeyi, onları beslemeleri, korumaları gerektiğini öğreten Yüce Allah'tır. Allah yarattığı her canlıyı koruyan gözetendir.

Hamd, göklerde ve yerde olanların tümü Kendisi'ne ait olan Allah'ındır; ahirette de hamd O'nundur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, haber alandır. (Sebe Suresi, 1)

Fillerin en önemli özelliklerinden biri, birbirlerine olan bağlılıklarıdır. Yardımlaşma sadece aile bireyleri değil, bütün sürü içinde görülür. Sürüde yeni doğmuş bir fil bütün diğer filler tarafından büyük bir sevgi ve şefkatle karşılanır. Eğer yavrunun annesi ölürse, sütü olan bir başka dişi fil yavruyu emzirmeye devam edecektir. (David Attenborought, Trials of Life, s.50)



Anne ilk 6 ay boyunca her yerde yavrusunu takip eder. İkisi de sürekli olarak birbirleriyle bağlantılı olduklarını ifade eden sesler çıkarırlar. Bir yavru fil az da olsa sıkıntı ya da herhangi bir tehlikeli durum içerisinde olduğunu belirten bir ses çıkarırsa, grubun bütün üyeleri durumu incelemek için biraraya gelirler. Bu, düşmanlara karşı oldukça caydırıcı bir davranıştır. (Janine M. Benyus, The Secret Language and Remarkable Behaviour Animals, s.155)



Görmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır.
Zulmedenler ise ancak inkarda ayak direttiler. (İsra Suresi, 99)

Doğumdan sonraki birkaç gün içerisinde anne zürafa, zamanını yavrusunu yalayarak ve koklayarak geçirir, bu şekilde hem yavru temizlenmiş olur hem de annesinin kokusunu öğrenir. Bu koku, anne ve yavrunun kalabalık bir sürünün içinde birbirlerini bulmaları gerektiğinde işe yarayacaktır. Herhangi bir sıkıntılı durum içerisinde bulunan yavru, annesinin dikkatini çekmek için çeşitli sesler çıkarır. Annesi de onu sesinden hemen tanır ve yardımına koşar.

Küçük gruplar halinde yaşayan zürafalar bütün yavrulara birlikte bakarlar. Yetişkin zürafalar dönüşümlü olarak yavruların başında nöbet tutarlar. Bu güvenlik sistemi sayesinde diğer anneler rahatlıkla yavru zürafaları bırakıp kilometrelerce uzağa yiyecek aramaya gidebilirler.
Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece bunlara malik oluyorlar.

(Yasin Suresi, 71)


Kutup ayılarının yavruları genellikle kış ortasında doğarlar. Tüysüz doğan bu kör yavrular çok küçüktürler. Kışın soğuğunda yaşayabilmeleri için bir yuva gerekmektedir. Dişi kutup ayıları sadece hamile olduklarında ya da yavruları olduğunda yuva yaparlar.

Bu yuvaların genellikle birden fazla odası vardır ve kutup ayıları bu odaları yuvanın girişinden daha yüksek seviyede hazırlarlar. Böylece odalardaki sıcak havanın girişten dışarı çıkması engellenmiş olur. Ayrıca kutup ayısı yuvanın girişinde her zaman hava girecek kadar dar bir kanalı açık bırakır. (Thor Larsen, Polar Bear:Lonely Nomad of the North, National Geographic, Nisan 1971, s.574)



Anne ayı barınağının tavanını kimi zaman 75 cm'den başlamak üzere 2 m'ye kadar varan bir kalınlıkta inşa eder. Bu özel tasarım sayesinde yuvadaki mevcut ısı korunmuş olur. (International Wildlife, November- December 94, s.15)



Kutup ayısının böyle bir yuva yapmayı ve yuvadaki ısıyı korumak için çeşitli önlemler almayı kendiliğinden düşünmesi elbette ki imkansızdır. Bütün bunları masum canlılara öğreten herşeyi bilen üstün güç sahibi Allah'tır. Kuran'da, Allah'ın canlılar üzerindeki hakimiyeti şöyle açıklanır:

Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar. (Rum Suresi, 26
Ayı yavruları kışın ortasında, anneleri kış uykusundayken, kör ve tüysüz olarak doğarlar. Sincap büyüklüğündeki yavru ayı yalnızca süt emeceği yere tırmanacak kadar güçlüdür. Dişi kahverengi ayının sütü yağ ve kalori bakımından çok zengindir, bu yüzden yavru, kış boyunca hızla büyür. Anne ayı ilkbaharda uyandığında yavru onu yuvanın dışında izleyecek kadar güçlenmiştir.



Son derece hareketli olan ayı yavruları yuva dışında çok korumasızdırlar. Bir yıl boyunca onları bütün tehlikelerden koruyan annelerinin yanında kalarak kendilerine bakmayı öğrenirler. Bu süre içinde sürekli beslendikleri için hızla büyürler ve sürekli oyunlar oynarlar.



Annelerinin üstüne tırmanmaya çalışır, diğer kardeşleriyle sürekli boğuşurlar. Ayı da diğer bütün ebeveyn hayvanlar gibi yavrusunun tehlikede olduğunu düşünürse düşmanlarına karşı çok yırtıcı olabilir. Anne ayı üç yıl boyunca yavrularıyla hiç bıkmadan ilgilenir, onların hayatını koruma altına alır. (http://www.nationalgeographic.com/kids/creature_feature/0010/brownbears2.html)



Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki sakınasınız.

(Bakara Suresi, 21)

Bu canlılara saflığı, masumiyeti veren, yavrularına karşı şefkatli ve merhametli olmayı, sürülerindeki diğer canlıları da koruyup kollamayı, tümüne ihtimam göstermeyi öğreten, herşeyin yaratıcısı olan Yüce Allah'tır.



Allah canlılarda yarattığı bu gibi özelliklerle bize sonsuz gücünü ve tüm varlıklar üzerindeki hakimiyetini tanıtır. Tüm canlıları bu temiz ve masum halleriyle yaratan, üstün güç sahibi olan Allah'tır. Allah gökteki ve yerdeki herşeyin sahibidir.
İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır. Kulları içinde ise Allah'tan ancak alim olanlar 'içleri titreyerek-korkar'.

(Fatır Suresi, 28)

MÜMİNİN KİMLİĞİ: MASUMİYET VE SAMİMİYET

Dünyada yaşanan hayat, insanlardan hangilerinin iyi, hangilerinin kötü davranışlarda bulunduklarının belirlenmesi için Yüce Allah'ın yarattığı bir deneme süresidir. Bu süre boyunca insanlar pek çok hata yapabilir, kusurlu davranışlarda bulunabilirler. İman eden insanların amacı bu hatalarından, kusurlarından, eksikliklerinden bir an önce arınarak Allah'ın rızasını kazanmak ve cennete yakışır bir ahlaka ulaşmaktır.

İman eden samimi ve vicdanlı insan her türlü kötülükten ve eksiklikten kurtulmayı içten arzu eder, Allah’ın sınırlarını korumaya çalışır, kendini Rabbinin rahmetinden yoksun bırakabilecek çirkin davranışlardan kaçınır. Kötü bir davranışta bulunup yaptığı hatayı farkettiğinde ise, hemen Allah’tan bağışlanma diler, tevbe ederek O’na yönelir. Bu nedenlerle mümin masumdur, saf ve temizdir. Ve müminin masumiyeti yüzünden okunur.

Kesin bilgiyle iman eden müminin en önemli özelliklerinden biri de, içiyle dışının bir olması, kalbinde hissettiklerini karşısındaki insana olduğu gibi yansıtması, alabildiğine dürüst, açık ve net, kısacası samimi olmasıdır. Samimiyet, kişinin gerçek düşüncelerini ve gerçek kimliğini hiç saklamadan, hiç hesap yapmadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan açıkça ortaya koymasıdır. Samimiyet, kalpte yaşanmadığı takdirde hiçbir şekilde taklidinin yapılamayacak bir özelliktir. Samimi insanın tüm tavırları doğal ve içinden geldiği şekildedir ve bu doğallık da insanlar üzerinde çok derin ve olumlu bir etki oluşturur. Samimi insanın bakışları, konuşması, üslubu, mimikleri çok doğal ve etkileyicidir.

Her şeyin başı samimiyettir çok candan olmaktır, çok güzel huylu olmaktır. İnsanın derinliği olması ve o insanın içindeki derinliği keşfetmek çok güzeldir, yüzeysellik insanları mahvetmektedir. Günümüzde dünyada maddeci, suni, yapmacık bir yapı meydana gelmiştir ve insanlar kendi bedenleri kendi elleriyle öldürmektedirler. Kendi sevgilerini kendi elleriyle yok etmektedirler.



Sevgi ve samimiyet gittikten sonra geriye ceset kalır. Yani kokuşmuş bir ceset kalır ve artık o zaman insan için çile günleri, acı günleri ve sürünme başlar.Gün boyu çalışır para kazanır, o parayla gider ,akşam yemeğini yer, biraz televizyon seyreder, dedikodu yapar, tartışır ve uyur. Ertesi gün yine işe gider, yine çalışır, yine bir parça yemek yer, yine bir parça dedikodu ve kavga.Kısacası, samimiyetsiz kişi çile dolu bir hayat yaşar.



İnsan dünyada olabilecek en kolay şeyi düşünürse, en zevkli ve en kolay, insanı rahatlatacak şey olarak samimiyeti bulacaktır. En kolay, en zevkli, insanı en rahatlatan, Allah’la bağlantısını çok güçlü hale getiren gücün adı SAMİMİYETTİR. Ama samimiyette insanlar genellikle maddi yönden çok şey kaybederler, buna karşı da mantık kullanırlar. Mesela, kişi doğruyu fark eder ama mantığını kullanır. Mantık insana çok şey kazandıracak gibi görünür ama mantığı kullananlar hep sürünürler. Hep acı içinde, hep aşağılanarak ve eziyet içinde yaşarlar. Kısacası mantık kullananlar,hep bir hayat mücadelesi ve boğuşma içindedirler.



Mantıkla insanlar çok şey kazanacağını zannederler, Allah orada gizli bir tuzak kurmuştur. Samimiyete de Allah bir tuzak kurmuştur; samimiyet insana ateş gibi görünür. Halbuki insan onun içine girdiğinde, onun tertemiz su olduğunu anlar.



Mantık da insana cennet gibi görünür, içine girdiğinde insan cehenneme girdiğini anlar. Yani, mantık Allah’ın kurduğu bir tuzaktır. Genellikle samimiyetin çevresi böyle zorluklarla dolu gibi görünür. Yani insan samimi olduğunda çok şey kaybeder gibi görünür. Gerçekten de kaybeder ama kaybettikçe de kazanır. Mesela, insan fakir görür, bolca para verir. Allah kat kat fazlasını nasip eder ve sağlık sıhhat olarak karşılığını alır. Ama diğeri mantığını kullanır, fakirlere para vermez. Ancak o parayı, hastalandiğında hastane parası yapar, hastanede harcar.



Din ahlakını yaşamanın temel şartı samimiyet ve doğallıktır. Bir insanın İslam ahlakını yaşaması ve dolayısıyla gerçek mutluluk ve kurtuluşa ulaşması, ancak Allah'a, kendisine ve diğer insanlara karşı son derece samimi olmasıyla mümkün olabilir. Çünkü iman, ancak samimiyet zemini üzerine kurulabilir.

Ahiretteki sonsuz hayata karşılık dünyada geçirilen sürenin kısalığı, insanın kendisini kandırmasını değil, son derece açık bir şuurla ve dikkatle kulluk görevini yerine getirmesini gerektirir. Bu da, kişinin her an vicdanının sesini dinlemesi ve Kuran ahlakına uyması ile mümkündür. Samimi olarak iman eden bir insan için başka bir yol yoktur. İnsanın dünyada yaşadığı süre boyunca her geçen saniye ölüme ve hesap gününe biraz daha yaklaştığını, yaptığı her davranışın, aklından geçen her düşüncenin Allah'ın bilgisi dahilinde olduğunu ve bunlardan sorumlu tutulacağını düşünmesi, kendisi için en güzel ve kazançlı olan yoldur.



“Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel.” (Zümer Suresi, 54-55)

Pek çok insan samimiyetin bu gücünden ve etkisinden habersizdir. Bu nedenle de, ancak samimiyet ile kazanılabilen bu özellikleri çok farklı tavırlarda ararlar. Kimi insanlar karşılarındaki kişileri etkilemek için yapmacık tavırlara başvururlar. Karşılarındaki kişinin en çok hangi tavırlardan, hangi düşüncelerden etkileneceğini düşünüyorlarsa, içlerinden gelmediği ya da o şekilde düşünmedikleri halde, karşı tarafı hoşnut edebilmek için o şekilde görünmeye çalışırlar. Her insanın birbirinden çok farklı karakter özelliklerine sahip olması nedeniyle de, herkesin yanında farklı bir kişiliğe bürünmeye, farklı tavırlar sergilemeye, farklı düşünceleri savunuyormuş gibi görünmeye çalışırlar. Oysa bu samimiyetsiz yaklaşım onları ikiyüzlü davranmaya yöneltir. Öte yandan içten gelmeyen bu yapmacık tavırlar, kişinin gerçek karakterini yansıtmadığı için karşı taraf üzerinde de beklenilen etkiyi oluşturmaz.

Hatta tam tersine iticilik, soğukluk ve uzaklık meydana getirir. Bu kişinin gerçek kişiliğini gizlediğini ve her tavrının yapmacık olduğunu bilmek, karşısındaki kişi üzerinde bir tedirginlik ve güvensizlik oluşmasına neden olur. İman eden bir insanda ise, asla bu ahlak özelliklerine rastlanmaz. Müminler, yalnızca Allah’ın rızasını gözetirler, Kuran’da tavsiye edilen üstün ahlak özelliklerini üzerlerinde taşırlar ve bu özellikleri yüzlerine de temiz ve güven veren bir görünüm olarak yansır.

Yapmacık tavır, Kuran ahlakının dışında bir yaşam çizildiğinde ortaya çıkar. Bu da kişileri Allah’ın rızasını değil, insanların rızası gözeten dolayısıyla kayıpta olan bir yaşama sürükler. Yüce Rabbimiz Allah, Kendisi’ne şirk koşulmasını affetmeyeceğini Kuran’da şöyle bildirmiştir:

“Gerçekten, Allah, Kendisi’ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.” (Nisa Suresi, 48)

Allah Kuran’da, kendilerini insanların rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaya adamış kişilerin durumunu ise şöyle bir örnekle açıklamıştır:

“Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah’ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar.” (Zümer Suresi, 29)

MÜMİNLER HER TÜRLÜ KÖTÜLÜKTEN ARINMIŞLARDIR

MÜMİNLER ŞİRKTEN ARINMIŞLARDIR

Mümin, şirkten, Allah'tan başka hayali ilahlardan medet ummaktan, onların rızasını aramaktan ve onların boyunduruğu altına girmekten arınmıştır. O, yalnızca Allah'a kulluk eder. Allah'ın rızasını arar. Müminin sevgisi berrak, nurlu, kalpte ferahlık oluşturan bir sevgidir. Çünkü sevgisinin gerçek muhatabı Allah'tır. Karşısındaki varlığı dünyada Allah'ın tecellilerini barındırdığı için sever. Bu yüzden de, sevdiği bir kimse veya varlık ölünce veya sevdiği bir eşya kaybolunca, kendisinden alınınca mümin üzülmez, bir mahrumiyet, ayrılık acısı çekmez. Çünkü sevdiği varlıktaki maddi manevi bütün güzelliklerin, tecellilerin gerçek sahibi Allah'tır. Allah ebedi ve ezelidir. Hepsinden önemlisi kendisine şah damarından daha yakındır. Yalnızca kendisini imtihan etmek için geçici olarak bazı tecellilerini geri almıştır. İmanını ve bu anlayışını sürdürdüğü sürece dilerse bu dünyada dilerse ahirette sonsuza dek kendisine çok daha yoğun olarak pek çok güzel sıfatıyla tecelli edecektir. İşte bu sırrı kavradığı ve katıksız gerçek imana kavuştuğu için mümine üzüntü ve acı verecek, onu duygusallığa düşürecek hiçbir durum söz konusu değildir. Bir ayette iman edenlerin bu ruh hali şöyle tarif edilir:



Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Ahkaf Suresi, 13)



Yalnızca Allah'a güvenip dayanan, yalnızca O'na kulluk edip yalnızca O'ndan yardım isteyen müminler, nimet, izzet ve şeref içinde bir ömür sürerler. Bunlar, Kuran'ın ifadesiyle "iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır".

Kalbi Allah'ın zikriyle mutmain, yani tatmin olmuş olan bir mümin, başka hiçbir şeye muhtaç olmaz. Olabilecek en büyük şerefe kavuşmuştur. Çok büyük zorluklarla karşılaşsa da, "ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah'a şikayet ediyorum" (Yusuf Suresi, 86) diyen Hz. Yakup gibi vakarlı olur. Müminlerin bu tavrı, ayette şu şekilde haber verilmektedir:



De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Müminler, yalnızca Allah'a şükreder, yalnızca O'na minnet ederler. Kendilerine bir nimet geldiğinde önce Allah'a yönelir, O'na şükrederler ve bunun Allah'ın bir ihsanı olduğunu fark ederler. Bunun Kuran'da pek çok örneği vardır. Örneğin bilindiği gibi Allah Hz. Zekeriya'yı Hz. Meryem'den sorumlu kılmıştı. Zekeriya Peygamber mihraba her girdiğinde Hz. Meryem'in yanında yiyecek buluyordu. Ona bunun nereden geldiğini sorduğunda ise Hz. Meryem bunun Allah Katından olduğunu söylüyordu. Bunu haber veren ayet şöyledir:

Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: "Meryem, bu sana nereden geldi" deyince, "Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir" dedi. (Al-i İmran Suresi, 37)

Rabbimiz, şirkten tamamen arınmış kullarına dünyada da ahirette de büyük mükafat vereceğini müjdelemiştir. Dünyada tam ihlası elde etmiş kullara Allah'ın müjdesi şöyledir:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Her türlü şirkten arınan, katıksız imanı yakalayan kişilerin ahiretteki durumları ise Kuran'da şöyle haber verilir:

... Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar müminlerle beraberdirler. Allah müminlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 145-146)

MÜMİNLER BENCİLLİK, HIRS VE KISKANÇLIKTAN ARINMIŞLARDIR

Müminin şahsiyeti ve asaleti, yalnızca Allah'ın rızasını aramasından ve dünyada bir iyilik ve hayır yarışı içinde olmasından kaynaklanır. Allah'ı memnun etmek için insanların mal ve mülk edinme yolunda gösterdikleri çabalar değil, yaptıkları işlerde O'nun rızasını ne kadar gözettikleri önemlidir. Allah Katında makbul olan;

İslam'ın ve müminlerin menfaatlerini sürekli gözetme,

Müminlerin refahını artırma,
Allah'ın rızasının her zaman en çoğunu aramakta taviz vermeme,
Nefsinin ve hevesinin kötü arzularına kapılmama,
Şeytanın hile ve vesveselerine aldanmama,
İmanını ve şuurunu arttırma,

Ahlakını daha fazla güzelleştirme yolunda gösterilen samimi çabadır. Bu şekilde, Allah'ın rızasının en çoğunu arayan müminlerin de asil ve şahsiyetli karakterleri görünümlerine yansır. Herşeyden haberdar olan Rabbimiz, Kuran'da bu durumu şöyle haber vermektedir:

"Muhammed Allah'ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kafirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları, rüku edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir…"(Fetih Suresi, 29)

Kuran’da söz edildiği gibi Hz. İbrahim de hem kendi kavmine hem de kendisinden sonra gelen kavimlere üstün ahlakıyla örnek olmuştur. Allah iman edenler için Kendisine "arınmış bir kalp ile teslim olan" Hz. İbrahim'de ve onunla birlikte olan müminlerde birçok güzel örnekler olduğunu bildirmiştir:

İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkar ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin başgöstermiştir." Ancak İbrahim'in babasına: "Sana bağışlanma dileyeceğim, ama Allah'tan gelecek herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez." demesi hariç. "Ey Rabbimiz, biz Sana tevekkül ettik ve 'içten sana yöneldik.' Dönüş sanadır." (Mümtehine Suresi, 4)

MÜMİNLER BÜYÜKLENME ARZUSUNU DA TAMAMEN ENGELLEMİŞLER, ŞEYTANIN ENANİYETİNDEN ARINMIŞLARDIR.

Allah her insanı yaratmış ve ona iki yol, iki amaç sunmuştur; kişi Allah'a gönülden boyun eğici bir kul olarak hayatını sonsuz güzellik yeri olan cennet için çalışarak geçirebilir veya hevasını ilah edinerek Rabbimize karşı büyüklenebilir. Birincisinde Allah onun aklını artırır, ikincisinde ise aklını elinden alır. İblis'in yaptığı gibi kibirlenip direten insanlar her zaman ikinci yolu amaç olarak benimsemişlerdir. Üstelik her uyarıldıklarında da diretmelerini sürdürmüşler ve Allah'a baş kaldırmışlardır. Bu kişiler bir ayette şöyle tarif edilirler:

Ona ayetlerimiz okunduğunda, sanki onları işitmiyormuş ve kulaklarında bir ağırlık varmış gibi, büyüklük taslayarak (müstekbirce) sırtını çevirir. Artık sen ona acıklı bir azap ile müjde ver. (Lokman Suresi, 7)

Enaniyetlerinden dolayı Allah'a karşı büyüklenen ve Kuran ayetlerinden yüz çeviren bu kişiler, tavırlarının karşılığını hem dünyada hem ahirette alırlar. Bu tavırları onlara hiçbir yarar sağlamadığı gibi ebedi olarak cehenneme sürülmelerine sebep olur:


İnkar edenlere de ki: "Yakında yenilgiye uğratılacaksınız ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz." Ne kötü yataktır o. (Al-i İmran Suresi, 12)

O yüzükoyun cehenneme doğru sürülüp-toplanacak olanlar; işte onlar, yer bakımından çok kötü, yol bakımından sapmış olanlardır. (Furkan Suresi, 34)

Müminler ise birinci yolu kendilerine amaç edinmişlerdir. Allah'a karşı saygılı ve boyun eğici, diğer müminlere karşı da alçakgönüllüdürler. Çünkü Allah'ın sonsuz gücü karşısında kendi küçüklüklerinin ve acizliklerinin farkındadırlar. Aynı zamanda sahip oldukları zenginlik ve özellikleri de geçici bir süre denenmeleri için Allah'ın verdiğini bilirler. Bu imkanları, diğer insanlara karşı üstünlük aracı olarak kullanmazlar. Tevazulu insanlar hem kendi eksikliklerinin, ölümlü oluşlarının, hem de diğer insanların da kendileri gibi aciz birer kul olduklarının farkındadırlar. Allah Katında üstünlüğün takva ile olduğunu da bilirler. Bu nedenle başka hiçbir şeyi ölçü olarak kabul etmezler.


İşte bu kişiler Kuran'da bahsi geçen "temiz akıl sahipleri"dir. Allah onlara "doğruyu yanlıştan ayıran bir anlayış" vermiştir (Enfal Suresi, 29) ve bu anlayış ile dünya geçiminin çok kısa olduğunu, ahiret için, cennete kavuşmak için hazırlık yapmaları gerektiğini fark etmişlerdir. Dolayısıyla nefislerindeki büyüklenme arzusunu da tamamen engellemişler, şeytanın enaniyetinden arınmışlardır.

MÜMİNLER STRES, PANİK VE İÇ SIKINTISINDAN ARINMIŞLARDIR


Heyecan kavramı, Kuran ahlakından uzak toplumlarda bazı olaylar karşısında yaşanan stres, panik, iç sıkıntısı gibi duyguları ifade eder. Bu heyecan insana haz değil aksine sıkıntı veren, zorluk çektiren bir duygudur. Müslümanların heyecanı ise, Allah'ın sanatına karşı duydukları, kendilerine verilen nimetler için hissettikleri, sonsuz cennet hayatını umarak yaşadıkları coşku hissidir.

Dini yaşamayan insanların bu sıkıntılı hisleri yaşamalarının ana nedenlerinden biri ise "tevekkülsüzlük"tür. Tevekkül, "Allah'ı vekil edinmek ve yalnızca O'na güvenip dayanmak"tır. Cahiliye insanları Allah'ın büyüklüğünü kavrayıp takdir edemedikleri için içlerinde böyle bir güven ve teslimiyet yaşamazlar. Allah'ı vekil edinmek yerine kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak şeylerden medet umarlar. Bu nedenle de korkularından ve cahiliye heyecanlarından hayatları boyunca kurtulamazlar.

Müminler ise Allah'a olan tevekkülleri sayesinde cahiliye toplumunun yaşamakta olduğu bu sıkıntı veren duygulardan tümüyle arınmışlardır. Onlar Kuran'da makbuliyetine dikkat çekilen iman heyecanını en derin şekilde yaşayan kimselerdir. Çünkü gördükleri her görüntünün bir hikmet üzerine yaratıldığını bilen ve bu hikmetleri görebilmek için üzerlerinde derin derin düşünen insanlardır.


Vicdanlarını en güzel şekilde kullanarak düşündükleri için, en ince ayrıntılarda gizlenen hikmetleri dahi kolaylıkla görürler. Bundan dolayı da aynı olaya karşı cahiliye insanlarından çok daha fazla duyarlılık gösterir, güzelliklerden daha büyük bir zevk alır ve çok daha derin bir heyecan hissederler. İman eden bir insan gördükleri karşısında şevk ve heyecan içindedir, çünkü hiç yoktan yaratıldığını ve böylesine renkli, yüz binlerce, milyonlarca yaratılış mucizesinin olduğu bir dünyaya geldiğini bilir, bunun heyecanını duyar. Her baktığı yerde Allah'ın eşsiz sanatını görmektedir, evren, yıldızlar, gökyüzü, güneş, ay, kelebekler, kuşlar, milyonlarca hayvan, bitkiler, meyveler... Mümin bütün bunlar karşısında heyecan duyar.

Nimetlerden ve güzelliklerden en çok etkilenen ve en fazla zevk alabilen kimseler müminlerdir. Çünkü onlar herşeyi Allah’ın yarattığını bilmekte ve karşılaştıkları her olaya, her varlığa Allah'tan kendilerine ulaşan bir nimet olarak bakmaktadırlar. Bu nedenle de aynı güzellik, onlar için diğer insanlarda olduğundan çok daha büyük bir anlam ifade etmektedir.



Güzelliklerden böylesine yoğun bir heyecan duymalarının bir sebebi de müminlerin diğer insanların göremediği detayları ve incelikleri fark edebiliyor olmalarıdır. Zira akıllarını gereği gibi kullanmayan ve olaylar üzerinde derin düşünmeyen insanlar, genellikle olayların ancak dışta kalan yani yüzeysel olan kısmını kavrayabilirler. Bu nedenle bunlardan aldıkları zevk de aynı şekilde sınırlı kalır. İman edenler ise, karşılarına çıkan herşeyi "iman ve hikmet gözü" ile değerlendirirler. Bu nedenle de zevk alacak heyecan duyacak çok fazla detay ve çok fazla güzellik görebilmeyi başarırlar.



Müminlerin güzellikleri diğer insanlardan daha detaylı görüp bunlardan daha fazla etkileniyor olmalarının bir diğer sebebi de şudur: Allah'a karşı büyüklenen bir insan O'nun yaratmış olduğu güzellikleri ya da harikalıkları göremez. Çünkü Allah'ın gücünü takdir ettiği anda kendi aczini de kabul etmek durumunda kalacaktır. Bu durumu kabul etmediği için de güzellikleri fark etse de bunlardan etkilenmemek için mutlaka bir açıklama bulmaya ve heyecanını bastırmaya çalışır. Müminler ise kibirden ve büyüklenmeden tamamen arınmışlardır. Ayrıca, Allah'a muhtaç olduklarının bilincindedirler, bu nedenle güzellikleri takdir etmekten ve Allah'ın ihtişamlı yaratışına şahitlik etmekten çekinmezler. Güzellikler karşısında içlerinden gelen en doğal tepkiyi verebilir ve samimi heyecanı doyasıya yaşayabilirler.



Dünya hayatında, cennette karşılaşmayı umdukları bu nimetleri düşünmek müminlere büyük bir zevk ve heyecan verir. Bir an önce bu nimetlere kavuşma heyecanı ile daha da şevklenir ve Allah'ın cennete layık kullarından olabilmek için daha fazla çaba harcarlar. Kuran'da emredildiği gibi, "... eni göklerle yer kadar olan cennete kavuşmak için..." (Al-i İmran Suresi, 133) hayırlarda yarışır ve öne geçenlerden olmaya gayret ederler.

MÜMİNLER ‘ARINMIŞ BİR KALPLE’ ALLAH’A TESLİM OLMUŞLARDIR

İnsanın hayatının her anı, söylediği her söz, düşündüğü her şey, başına gelen her olay, nerede ve ne zaman öleceği o daha dünyaya gelmeden Allah Katında belirlenmiştir. İnsan hayatı süresince Allah'ın kendisi için dilediklerini yaşamaktadır. İşte müminlere büyük bir huzur ve rahatlık veren de budur; başlarına gelen her şeyi Yüce Allah'ın planladığını ve her şeyin mutlaka kendileri için hayır olduğunu bilmeleri. Bundan dolayı müminler, başlarına gelen her olayda hep Allah'a sığınır, O'na yönelir ve O'ndan yardım dilerler. Yüce Allah, müminlerin bu güçlü teslimiyetlerini Kuran’da şöyle bildirmektedir:
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Müminler her konuda Allah'a tevekkül edip, O'nun kendileri için yarattığı her şeyden razı oldukları için, karşılaştıkları hiçbir olayda korkuya ve endişeye kapılmazlar. Rabbimiz'e olan teslimiyetleri, onları her türlü dünyevi korku ve sıkıntıdan uzak tutmakta, onları hep dinç, neşeli ve umutlu kılmaktadır.

Müminleri mutlu ve huzurlu kılan bir diğer önemli konu da, karşılaştıkları ve olumsuz gibi gözüken olayların, gerçekte kendileri için 'hayır' olduğunu bilmeleridir. Din ahlakını bilmeyen bazı insanlar karşılaştıkları zorluklar karşısında büyük bir sıkıntı ve huzursuzluk duyar, bunların yükü altında ezilirler. Allah'a karşı teslimiyetli olmadıklarından tüm bunların kendileri için hayırlara vesile olabileceğini düşünemezler. Olumsuz gibi görünen bir olayda, Allah'ın kendileri için dilemiş olduğu 'iyiliği' ve hayrı fark edemezler. Bu yüzden karamsarlığa ve umutsuzluğa kapılırlar. Bu durum, onların azabını ve sıkıntısını daha da artırır.

Müminler ise ne olursa olsun Yüce Allah'ın kendileri için iyilik dilemiş olduğunu hiç akıllarından çıkarmazlar. Dolayısıyla müminleri üzecek veya onlara sıkıntı verecek herhangi bir şey olmadığını bilirler. Çok zor ve olumsuz bir durumla karşılaşmış olsalar bile, Allah'a yönelir ve yine O'nun yardımını isteyerek sabrederler. Müminler için bu bir hayırdır. Rahatlık ve bolluk zamanlarında da yine Allah'a yönelir, O'na şükrederek, O'na yakınlaşmaya çalışırlar. İşte müminlerin kadere olan bağlılıkları, Allah'a olan güçlü teslimiyetleri onları her şartta mutlu ve huzurlu olmaya sevk etmekte, onlara Allah'ın rızasını kazandırmaktadır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de, müminlerin bu ahlakını çok övmüş ve şöyle demiştir:

"Mümin kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır. Zira her işi onun için bir hayırdır. Bu durum, sadece mümine hastır, başkasına değil: Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder, bu ise hayırdır; bir zarar gelse sabreder, bu da hayırdır." (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, 2.cilt, s. 208)

GİZLİ KÖTÜLÜKLERİ MASUMLUĞUN ARDINA SIĞINARAK YAŞAYANLAR

İnsanların yaptıkları kötülüklerin üzerini örtebilmek için masumluğun ardına saklanmaları, şeytanın hileli yöntemlerinden biridir. Şeytan, etkisi altına aldığı kimselere yaptıkları kötülükleri ne şekilde gizleyecekleri konusunda da yol gösterir. Şeytanın telkiniyle hareket eden samimiyetten uzak insanlar da aynı onun gibi, kendilerini masum tanıtabilmek için özel yöntemler geliştirir ve karşılarındaki insanların etkilenebileceklerini düşündükleri bazı üslup, tavır ve konuşmalarda bulunurlar.
Bu yöntemlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Allah'ın Adını Kullanarak Kendilerini Masum Göstermeye Çalışmaları

Bazı insanların, çevrelerindeki kişileri iyi niyetli ve masum olduklarına inandırabilmek için başvurdukları samimiyetsiz yöntemlerden biri, manevi değerleri kullanmaktır. Kuran ahlakıyla hiçbir şekilde bağdaşmayan bir yaşam süren kimseler dahi, kendilerini iyi niyetli ve temiz kalpli kimseler olarak tanıtmak için gerektiğinde Allah'ın adını anar; dindar olmanın, Allah'tan korkmanın, vicdanı kullanmanın öneminden bahsedebilirler. Ancak Allah'ın adını zikrederken, Allah'ın büyüklüğünü, yaptıkları samimiyetsizlikleri bildiğini ve bundan dolayı kendilerini azaplandırabileceğini düşünmezler.

Kuran'da Rabbimiz'in "...ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın." (Lokman Suresi, 33) ayetiyle bildirdiği bu samimiyetsiz tavrın, toplumda pek çok örneğine rastlanır. Bunlar arasında en bilinenlerden biri, bu tip insanların her zor durumda kalışlarında, hemen "Allah'ın adı üzerine yalan yere yemin etmeleri"dir. Bu yolla, ortada masum olduklarına dair inandırıcı hiçbir delil olmasa ve hatta haksızlıkları çok açık olsa bile, karşı tarafı kolaylıkla ikna etmeyi başaracaklarını sanırlar. Çünkü Allah'ın adını söyleyerek yemin etmekle insanların vicdanlarında derin bir etki bırakacaklarını düşünürler. Özellikle de inançlı insanlar arasında bu yöntemin çok daha etkili olacağına inanırlar.

Bu kimselerin kendilerine masum imajı verebilmek için tek yaptıkları Allah'ın adını kullanarak yemin etmek değildir. Kendilerini temize çıkarabilmek için mümkün olan tüm imani öğeleri bu yönde kullanmaya çalışırlar. Örneğin gösterdikleri tavır bozukluklarını makul bir zemine oturtabilmek için uzun uzun imani içerikli konuşmalar yaparlar. Güzel ahlaka ne kadar önem verdiklerini, kötülükten nasıl dikkatle sakındıklarını, bu konuda ne kadar hassasiyetle davrandıklarını anlatırlar. Yanlış bir tavrın ahiretteki karşılığından çekindikleri için, bu tür davranışlardan daima kaçındıklarını dile getirirler. Ancak menfaatleriyle çatışan herhangi bir durumla karşılaştıklarında, bu anlattıklarının tam tersi bir tavır göstermeleri samimiyetsizliklerini ortaya koyar.

Masumiyetlerini İspatlayabilmek İçin Seri Şekilde Yalan Söylemeleri

Şeytanın etkisiyle hareket eden insanların kendilerini masum gösterebilmek için başvurdukları yöntemlerden biri de yalan söylemektir. Ancak yalan söylemek deyince akla sadece çok açık ve net olarak ortada olan bir konunun tam tersinin söylenerek gizlenmesi gelmemelidir. Şeytan kötülüğün sessiz dilini öğrettiği insanlara, yalanı da ispatı çok zor olacak şekilde sinsice söylemenin yollarını gösterir. Eğer ispat edilemiyorsa, ortada gerçek anlamda bir yalan da olmadığına inanmalarını sağlar ve bu yolla yalanın adı konulmamış bir şekilde gizliden gizliye insanlar arasında yaygınlaşmasını ister.

Dolayısıyla söz konusu kişiler, aslında çok sık yalan söyledikleri halde, kendilerini bu tavır bozukluğundan müstağni görürler. Şeytanın bu yöntemiyle söyledikleri yalanlara ise farklı isimler takarak bunlara masumiyet kazandırmaya çalışırlar. Örneğin "ağzımdan öyle çıktı", "yanlış ifade ettim", "eksik anlatmışım", "yanlış hatırlamışım", "o kısmını söylemeyi unutmuşum", "başka bir konuyla karıştırmışım" gibi açıklamalarla söyledikleri yalanı iyi niyetli ve zararsız bir eylem gibi göstermeye çabalar, kendilerini de bu açıklamalara inandırırlar. Söyledikleri sözlerin dinleyenler tarafından "yalan" olduğu algılansa da, onların bunları dile getirmekteki amaçlarının yalan söylemek olmadığını öne sürerler. Önemli olanın bunları söylerken kalplerinde taşıdıkları "niyet" olduğunu ve kendilerinin de bu iyi niyetlerinden emin olduklarını iddia ederler. Oysa bu da yine bir başka yalandır ve Allah'ı şahit gösterdikleri halde Allah yalan söylemekte olduklarını bilmektedir.

Şeytan açıktan açığa yalana teşvik edemediği insanları işte bu tür sinsi yöntemlerle dürüstlükten uzaklaştırır. Kimi zaman bir konuyu olduğundan farklı, eksik ya da fazlasıyla anlattırarak, kimi zaman söylenen sözü daha sonrasında değiştirip kelimelerin anlamını saptırmaya teşvik eder. Kuran'ın "Gerçeği sürekli ters yüz eden, günaha düşkün olan herkesin vay haline." (Casiye Suresi, 7) ayetinde, bu kimselerin "gerçeği sürekli ters yüz ederek" yalan söyledikleri bildirilmiştir.

Oysa belki şuurunda değillerdir fakat aslında bu yalanları insanlara değil Allah'a karşı söylemiş olurlar. Kuran'da "... Kendileri de bildikleri halde Allah'a karşı (böyle) yalan söylerler." (Al-i İmran Suresi, 78) ayetiyle bu gerçek bildirilir. Kuran'ın "Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık," (Kalem Suresi, 10) ayetiyle, bu gibi insanlara itimat edilmemesi gerektiği bildirilmektedir.

Yaptıkları Kötülüklerin Sorumluluğunu Başkalarının Üzerine Atmaya Çalışmaları

Bazı insanlar kimi zaman, sırf kendilerini kurtarabilmek adına, yaptıkları samimiyetsiz bir tavrın sorumluluğunu bir başkasının üzerine yüklemeye çalışırlar. Şeytanın bu şekilde kandırdığı kimseler kendilerini temize çıkarabilmek için çevrelerindeki insanların iyi niyetli sözlerini ya da davranışlarını çarpıtır ve bunları mazeret göstererek kötü tavırlarını meşru hale getirmeye çalışırlar. Kendi davranışlarının sorumluluğunu yükleyecekleri bu kişilerin özellikle samimiyetleri, dürüstlükleri, güvenilirlikleri ve güzel ahlaklarıyla tanınan kimselerden olmasına büyük özen gösterirler. Bu yolla, kendilerinin iyi niyetli bir şekilde, yalnızca bu kimselerin sözüne uyduklarını söyler; eğer ortada yanlış bir tavır varsa bunun asıl sorumluluğunun bu kişilerde olduğunu öne sürerler. Savundukları bu çarpık mantığa göre kendilerinin hiçbir suçu yoktur; onlar yalnızca "dürüst, samimi ve güvenilir" bildikleri insanların sözüne uymuş, dolayısıyla ortaya çıkan yanlış tavra da bu kişiler sebep olmuştur. Kuşkusuz bu kimselerin, şeytanın etkisiyle sinsi yöntemler kullanarak kötülüğün içine sürüklendikleri açıktır.

Çoğunluğun Aynı Hatayı Yaptığını Söyleyerek, Tavırlarını Makul Hale Getirmeye Çalışmaları

Bu aslında şeytanın en bilinen yöntemlerinden biridir; insanları kötülüğe sevk ederken, çevrelerindeki olumsuz insanlardan örnekler göstererek onları cesaretlendirir. Bu kimselerin de aynı tavırda bulunduğunu öne sürerek kişiyi bu tür bir davranışta bir yanlışlık olmadığına inandırmaya çalışır. "Bunu yapan yalnızca ben değilim ki, şu kişiler de aynı tavırları gösteriyor" ya da "bunu herkes yapıyor" gibi sözlerle kendilerine yöneltilen eleştiriyi geçersiz hale getirebileceklerini düşünürler.

Oysa Kuran ahlakına göre bu mantığın hiçbir geçerliliği yoktur. Başkalarının da aynı suçu işliyor olması kişiyi sorumluluktan kurtarmaz; kurtarmadığı gibi hafifletici bir sebep de sayılmaz. Çünkü Allah Kuran'ın "Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler." (Enam Suresi, 116) ayetiyle, insanları çoğunluğa uymamaları konusunda uyarmıştır. Pek çok insan aynı anda aynı hataya düşebilir; ancak kişi tek başına vicdanının sesine uymakla ve Kuran ahlakını yaşamakla yükümlüdür. Her insan ahirette Allah'a tek başına hesap verecektir. Aynı hatayı bir kişi cahilliğinden, bir kişi yanıldığından, bir başka kişi ise kasıtlı olarak art niyetle yapabilir. Hiçbir insan bir başkasının gerçek niyetini bilemez. Ancak Allah tüm insanların niyetlerini, "sinelerinin özünde" sakladıklarını bilir ve onları bundan sorguya çekecektir.

Çocuk Karakteri Göstererek Kendilerini Masum Göstermeye Çalışmaları

Kimi insanlar ilerleyen yaşlarına rağmen, sıkıştıklarını düşündükleri bazı anlarda, geçmişteki tecrübelerine dayanarak çocuk karakterine ilişkin birtakım özellikler gösterirler. Ancak bunları hala çocukluktan kurtulamadıkları için değil, çocukların yaptıkları hemen herşeyin makul karşılanmasından dolayı yaparlar. Çünkü çocukların yaptıkları hatalara karşı genellikle "çocuk aklı işte", "çocuktur aklı ermez" gibi değerlendirmelerle yaklaşılır.

İnsanlar şeytanın kendilerine öğrettiği önemli samimiyetsizliklerden biri olan bu kasıtlı çocuklanma tavrını, bazen yalnızca bir hata yaptıklarında, samimiyetsizliklerini örtebilmek için sergilerler. Kişilikli ve aklı başında bir insanın ses tonu yerine, acizliklerini ve masumluklarını ifade edeceğini düşündükleri bir çocuk sesi ile konuşurlar. Kimi zaman konuşamama taklitleri yapar; söyleyecekleri kelimeyi bulamıyormuş, ne demek istediklerini ifade edemiyormuş hatta cümle dahi kuramıyormuş gibi davranırlar. Çok heyecanlanmış, aklı karışmış ve konuyu toparlayamıyormuş gibi yaparak karşı tarafı masum oldukları yönünde etkilemeye ve kendilerini acındırmaya çalışırlar. Bir yandan da bu şekilde vakit kazanarak, kendilerini nasıl temize çıkarabilecekleri konusunda kendilerine yeni yöntemler ararlar.

Ayrıca bakışlarında da hiçbir sorun yoktur. Ama bu yönde de samimiyetsiz bir yola başvurur, kurnazlıklarını ve sahtekarlıklarını gizlemek için olabildiğince saf bakışlarla bakarlar. Böylece kendileri hakkında "o safi niyetlidir, kötülük yapamaz; istese de bilmez, beceremez" dedirterek şefkat duyulması gereken, zararsız ve masum bir insan imajı oluşturmaya çalışırlar. Keskin, dikkatli ve akıllı bakışlarla bakabilen kimseler oldukları halde, kasıtlı olarak bu bakışlarını saklayarak çevrelerindeki insanları aldatmayı hedeflerler.

Müminin temiz ve masum görünümünün ise, bu samimiyetsiz kişilerin durumlarıyla asla bir benzerliği yoktur. İnanan insanın samimiyeti her durumda çok açık anlaşılabilir.

Bir kimsenin, şuuru açık ve aklı yerindeyken, Allah'ın ayetlerini açık bir şekilde kavrayabiliyorken kasıtlı olarak çocuk imajına bürünmeye çalışması elbette ki oldukça samimiyetsiz bir davranıştır. Böyle bir durumda akıl ve iman sahibi bir kimsenin yapması gereken, insanların gözünde temize çıkabilmek için samimiyetsiz yöntemlere başvurmak değil, yalnızca Allah'ın rızasını kazanmayı hedeflemesidir. Bunun için yapacağı ise samimi olmak ve hatalı bir davranışta dahi bulunsa bunu örtmek yerine Allah'ın affediciliğine sığınıp tevbe etmektir.